Muharrem's profileαѕℓıη∂α ѕöуℓє∂iкℓєяiм∂єη...PhotosBlogListsMore Tools Help

αѕℓıη∂α ѕöуℓє∂iкℓєяiм∂єη çσк

ѕαкℓα∂ıкℓαяıм∂α ѕαкℓıуıм...

Muharrem Akkurt

Occupation
Location
Hepimus İnsanus (=
YapabiLirsin başarabiLirsin (=
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
 
         
Feb. 23
nefes tanwrote:

....vE bugün bu değerli yürek doğdu...

iyi ki doğdun ki iyi ki bizlerle oldun..

yeni yaşının bir önceki yaşından daha mavi ve daha renkli karelerle dolu olması dileği ile...

Oct. 12
nefesss wrote:
Birkaç yudum içebildiğin kahveni yudum yudum içtim, sen gidince –ama bitiremedim; bıraktım biraz.Sonra, yür?düm.Anlamsız cadde boyunca.Öylesine.Amaçsız.Bir yerlere girdim.Oturdum bir süre.Sonra, dışarıdan, ışığın geldiğini gördüm.Kalktım, çıktım, yürüdüm.

Tatlı
huzur ışığımızın yanından geçerken, saatimizdi.

Geldim.Gürültüler vardı –oysa tamamıyla sessiz olmalıydı.Değildi.Ama bomboştu –gürültü aralarından işitiliyordu boşluk.

Kafam gibi –

Gitmiştin –ben ne zaman gelebilecektim

-Göz yaşların içimde duruyor: “Daha kötü mü olur?”...
“Daha kötü oldu”...

Üç kez dönüp bakmıştın.

-Hayır canım, daha iyi oldu: Beckett’in “daha iyi” si-sende biliyorsun: daha iyi ağrıdı,daha iyi yağdı...

* * *

Bütün gün gökyüzü apaçıkken, şimdi, Batı ’dan gelen bulutlar kaplıyor her yeri.Önce çelik mavisi, sonra kapkara...Işık, azıcık, -geçiyor.-Ve hep gürültü...
Nasıl dayanırım—

-Şimdi maviler mora dönüşüyor; karalar da siyaha.

Kara ve siyah-kapkara, simsiyah.Artık böyle olacak.Hiç renk olmayacak.Gri bile olamayacak.
Yalnız karanlık...
Şimdi, artık, simsiyah.

* * *

Geldim, yazdım-
Gürültüler de bitmişti.
Ne çok şey yaşadığımı düşündüm –ne çok...
Sen-
ne çok...

* * *

Şimdi, işte, mor-
“teselli getirmiyor” ama...
Olsun-




Oruç Aruoba
Sept. 6
nefes tanwrote:

Hiç mayıs direğinin çevresinde dans eden çocukları izledin mi?
Ya da yere vuran yağmuru dinledin mi?
Hiçbir kelebeğin ani uçuşunu takip ettin mi?
Ya da geceye doğru kaybolan güneşi gözledin mi?
En iyisi yavaş ol.
Çok hızlı dans etme.


Zaman kısa ve MÜZİK ÇOK FAZLA SÜRMEYECEK.

Uçan her güne doğru koşuyor musun?
Nasılsın? diye sorduğunda, cevabı duyuyor musun?
Günün bitiminde yatağına uzanıyor musun?
Yüzlerce yeni koro beynine dolduğunda,
İyisi mi yavaş ol.
Çok hızlı dans etme.


Zaman kısa ve MÜZİK ÇOK FAZLA SÜRMEYECEK.

Hiçbir çocuğa o işi yarın yapalım dedin mi?
Ve sen kendi acelende, onun hüznünü gördün mü?
Hiç dokunmayı kaybettin mi?
Hadi ölümle iyi bir arkadaşlık kuralım.
Çünkü hoşça kal demek için,
Hiç zamanın olmayacak.
İyisi mi yavaş ol.
Çok hızlı dans etme.


Zaman kısa ve MÜZİK ÇOK FAZLA SÜRMEYECEK.

Bir yerlere yetişmek için çok hızlı koştuğunda,
Oraya varmak için eğlenceyi yarı yarıya kaçırıyorsun.
Endişelenip acele ettiğinde bütün günün boyunca,
Tıpkı açılmamış bir hediye gibi, uzaklara atılmış.
Hayat bir yarış değildir.
Onu daha yavaşa al.


MÜZİĞİ DUY, ŞARKI BİTMEDEN ÖNCE.


Apr. 27
nefes tanwrote:


Rüzgar uçmuş balon düşmüş....


Ve sonra bahar dalında çok çiçek solmuş...nefesine ömür harcanan çok sevdalar dalında asılı kalmış...
Her gidişe bir anlam yüklemek gibi bu sevdaya ne anlam yükledik ne renk verdik..hep soğuk hep soluksuz hep taş-duvar..
Sonra alfabenin hangi harfleri bir araya geldide Aşk Acı'ya döndü yüzünü,adı ayrılık olan hangi duygu geldi demir aldı yürek limanında...
Hayatıma yağan kırkikindi yağmurlarını avucumda toplayıp yüreğimin acısını dindirmeye çalışmak,susmak yaşanan kısa zamanların anısına her yarayı susuşlarınla sarmak...Kabuk bağlayan yaralara yaşanan kısa zamanlarda ki söylediğin nağmeleri sürerek yaşamaya çalışmak...susmak...sadece susmak
...

Hiçliğine bir adım daha ,öyle biraz ben gibi el gibi biraz...


Rüzgar uçmuş balon düşmüş....Savrulmuş en güzel yıllar....



Apr. 27
nefes tanwrote:


Kalp bilir ağrıdığında kurtulmayı.

Ama söylemez sırrını.

Hükmü hep elinde tutar, güçlülüğünü kanıtlarcasına acıtır kendini.

En son zor kurtuldu ağır krizden, stent dediler istemedi.

Biliyordu daralmıştı kendisine gelen damarlar, kollar uyuşuyordu.

Kalp kollara, “üzülmeyin bu acının kaynağı bensem, tedavi ederim sizi” dedi.

Damarlara seslendi sonra “bundan daha fazlasını yapamazsınız ki bana”

Bir süre bekledikten sonra beyine seslendi.

“Anlatsana bana O’nu”

“Kimi” dedi beyin.

“Sakın bilmiyormuşsun gibi davranma, hissediyorum anlat O’nu” dedi..

Çaresiz beyin anlatmaya başladı.

“Elleri çok küçüktü, saçları siyah, boyu 1.70 civarındaydı, teni esmerdi. Gözleri çok masum bakıyordu, hep bir telaş içindeydi” dedi.

Kalp durdu, beyin “kendine gel, kendine gel kalp” diye bağırdı.

Toparlandı sonra kalp “devam et” dedi.

“Seni en çok yokken acıtırdı, varlığında da garip olurdun, hızlı atardın, beni de şaşırtırdın” dedi beyin.

“Adı neydi O’nun, niye sadece büyük bir acı hissediyorum ben, bana ne yaptın sen, niye hiçbir şey hatırlatmıyorsun” dedi kalp.

Sustu beyin, kalp “anlat hadi, biliyorsun her şeyi, anlat yoksa yapacağımı da biliyorsun” dedi.

Beyin “kalp öğrenmemelisin” dedi.

Kalp “beyin, zaten hissettiğim kadarıyla öleceğimi biliyorsun. Anlat bari de O’nun la öleyim” dedi.

Beyin kalbe baktı, gülümsedi “ Çok seviyordun O’nu, hatta birkaç kez O’nun için beni oksijensiz bıraktığın bile oldu, en son kaza yaptığımızda uzun süre çalışmadın, yanında O’da vardı. Durduğunu sonradan öğrendik, kendime geldiğimde hastanede yoğun bakımdaydık” dedi.

“O nerde şimdi” dedi kalp.

“Öldü kalp, o öldü” dedi beyin.

Sonra devam etti anlatmaya “Sen kazadan yara almadan kurtuldun, o emniyet kemerini takmamıştı, etrafında O’nu göremeyince hızlı bir şekilde indin arabadan, cam kırılmıştı, 20 metre kadar yürüdün, yerdeydi, eğildin kalbine dokundun çalışmıyordu, baktın bir süre, durdun. Kriz geçirdiğini sonradan öğrendik”

Kalp beyine baktı gülümsedi, “teşekkür ederim, hoşça kal” dedi.

Beyin “bensiz bir yere gidemeyeceğini öğrenemedin halâ kalp” dedi.

Oysa ikisinin de bilmediği bir şey vardı, ikisi de aynı kişiye aşıktı, kalp durmasa da beyin O’na durması komutunu zaten iletecekti.

 

....canım benım senı cok özledım..ve bu yazıyı paylaşmak ıstedım yanında oldugumu hıssettırmek ıstedıgım gibi.





Apr. 27
nefes tanwrote:


fon : le vent nous portera ...

le vent nous portera



au de la de nous

il y en à ?

je ne sais pas...



dokunmalıyım denize

hemen şimdi ....

değmeli ya ellerim ya ayaklarım suya...

ben bir balığım ve karalarda

kuruyorum...

geri verin beni denizime...



fon : I believe I can fly,I believe I can touch the sky...

ve sanırım sana dokunmaktan daha kolay ...bu ...



gözyaşım sakın düşme...!!! kal orda ...



düşme demiştim...

düşme demiş

düşme dem...

düşme

düş

Mar. 23
nefesss wrote:
sevgili çok ddeğerli yürek....seni öyle çok özledim ki....
 
Feb. 9
nefesss wrote:
... Keşke ...
...neresinden ve nasıl bakmalı "keşke" ye...
...bir aynaya bakar gibi mi, yoksa bir madalyona bakar gibi mi...?
...azlığına, yarım kalmışlığına, "bir kez daha" sının olmamasına yanarak mı...?
...keşke bu kadar az olmasaydı seni yaşamak...
...keşke yarım kalmasaydı varlığın...
...keşke bir kez dahan olsaydı...
...keşke hiç başlanmamalıydı demeyeceğim...
...keşke yaşamasaydık da demeyeceğim...
...keşke olmasaydı gibi kat' i hükümlerle sanıksız, suçsuz, hakimsiz, savcısız muhakemeler kurup kendimi yargılamayacağım...?
...gittiği yere kadar gitmemesine isyan edip...?
...soyunduğum kahramanlığa isyan edeceğim...?
...hem de ille tüm mantık çerçevelerini yıkarak...?
...keşkelerim hep tek anlamlı ve yarım kalmışlığının acısıyla tekrarlanacak...
...keşke bir şekilde veya şekilsiz olsaydın "hala" yaşamımda...

... sanki ...
...sanki hiç mi ötesine geçilemezdi sınırların...?
...sanki hiç mi varsayamazdı insan...?
...sanki hep mi mutluyuz ki...?
...sanki hiç mi "sanamazdı" insan?

... ille ....
...ille mantık mı baş rolde olmalıydı...?
...ille her şey doğru mu yapılmalıydı...?
...ille her şey kuralına göre mi olmalıydı...?
...ille her isteğe ket mi vurulmalıydı...?
...ille çizilen , biçilen kaderleri mi yaşamalıydı insan...?
...ille her itirafta gitmeli miydi insan...?
...ille bitmeli mi bir şeyler...?
...ille ipten düşünce ölmeli mi cambaz...?
...ille susmalı mı haykırmalıyken...?

... acaba ...
...acaba hiç mi kusurlu sev' i olmamalı yaşamında insanın...?
...acaba hep kurallara uyarak mı mutlu olmaya çalışmalı insan...?
...acaba bazı duygular ters çevrilemez mi...?
...acabalar mı tüm düşmeler de insanı ayağa kaldıran...?
...acabalar mı bizi yine dipsiz kuyulara fırlatan...?
...ah o belki ile acabanın arasındaki incecik çizgi...

... bazen ...
...bazen isyan etsek susmasak ne olurdu...?
...bazen abartsak ne olurdu...?
...bazen dönüp arkaya baksak ne olurdu...?
...bazen de kural dışı oynasak ne olurdu...?
...bazen mutlu olsak ne olurdu...?

... belki ...
...belki hiç bir şeyi değiştiremeyiz...
...belki sadece kendimize yalan söyleriz...
...belki sadece kendimizi kandırırız...
ama
...belki de sadece severiz...


... illa ki ...
...bir sebebi mi olmalı her şeyin...?
...illa ki bir ahlakı mı olmalı sevinin...?
...illa ki gitmeli mi bitsin diye...?
...illa ki hesaplaşmalı mı kendiyle insan bir daha "asla" olmasın diye...?

... kalmalı bir şeyler bugüne dair ... keşkeler' le, sankiler' le, illeler' le dolu ... kalmalı bir şeyler ... acabalarla, bazen' lerle, belki' lerle ... bir yerlerde ... illaki ...

yine bir burun sızlaması
yine bir nüksetme
öylesine işte
tek teselli...her gün dokunduğum yüzün...
...Bir fotoğraf sessizliği...deklanşörüne basılmamış bir gün...akdeniz' e inat siyah beyaz...

...kalmalı bir şeyler bir yerlerde...
Feb. 9
Merhaba karizma arkadaşım :) Askere gidicekmişsin.Yolun açık olsun.Vatani görevinide hayırlısıyla yapıp gelirsin inşallah.Selametle kal :)
Oct. 19
Abi resimlerde çok karizma çıkmışsın..Gerçi hep öyledin zaten :) Özledim üniversite hayatını be :(  
Sept. 7
gunaywrote:
 Ne space miş be... Kim bu ablalar amcalar ne gezmişsin olum sen... Ama bizim hiç resmimiz yok! :(
Aug. 12
Mamyy  
Photo 1 of 24

Son NeFeS imde eLimi sen tutacaKsıın...

 

Son SözLerimi ßir teK sen DuyacakSın...

 
July 13

Su ''Aşka'' Yenik Düştü

 

Tags

Suya aşk yazan adamlar gördüm. Suya aşk yazan kadınlar. Kitre dolu kaba narin parmaklarını daldırıp suya şiir okuyan kızlar. Topraktan renk devşirip, renkleri suya dokuyup daha sonra onu kâğıtlarda okuyorlardı.

Önce “aşk” suya düştü,
Sonra da “su” aşka yenik düştü.

Ruhun dinginliğini anlamak için ebru yapılan suya bakmak yetecektir. Duru, sessiz, sukut gibi fırtınayı bekleyen bir su. Kabaracak, coşacak, dalgalanacak sevinçlerin yada hüzünlerin habercisi olacak.

Biraz sonra üzerine damlalar düşüveriyor, değişik renklerde ve tonlarda.

Daha birkaç gün öncesinde yollarda ciddiye alınmadan üzerine basılan çiğnenen topraklar şimdi suyun yüzeyinde başlayacak bir fırtınanın habercisidir.

Düşen her damla daireler çizer. Gücünün yettiğince. Ardından gelen damlaya yer açar daralır sonra. Edebin anlatıldığı mekândır bir bakıma suya düşen her damla. Açılır aşkla ve kapanır utanarak. Hesapsızdır düşen damlalar atanın attığıyla kalır ve genişleyebildiği kadardır dünyadaki yeri. Fırça darbeleri Ebrucunun haleti ruhiyesini bir nebze olsun yansıtır, tedirgin,
sakin, çılgın, dingin. Her bir kelime bir tarzı ya da Ebrunun ruh halini yansıtır aslında. Ve bu hareketler sona giden yolda atılan birer başlangıç adımıdır.

Ardından renk renk çeşit çeşit ebrular geliyor, akın akın yürek yürek. Her çeşidin bir hikayesi bir ad vereni var ömürlerini vererek adlarını bırakmışlar.

Hatip ebrularıyla ölürken, bugün onun mirası yeni nesillerin ellerinde ölümsüzlüğe koşuyor. Suyun saçlarını tarıyor ebrucular, suyun rüyasını görüyorlar suyla birlikte. Gidip gelirken tekne boyu, aşka adıyorlar çizdikleri suyu.

Ve laleler; bahçelerden önce teknelerde açan laleler. Ardından kağıtlarda yaşayan laleler. Boy boy renk renk boyun bükmüş divana durmuş laleler.

Ellerin mahareti yüreklerin genişliğince güzel, yapanın titizliğince hassas laleler. Her ne kadar öğretilmiş hareketler olsa da her sanatkârın kendine has bir lalesi ve ruhunun aynası var. Çünkü her Ebrudan dünyada bir tane var. Çünkü İnsanların ruh hallerinden de bir tane var. Hangi mutluluğumuz yada hangi hüznümüzün tekrarı var ki. Her şey aynı bile olsa ya mekan yada gün değişmiştir. Ve her hüzün yada her sevinç bir defalıktır aslında.

Suda açarken suya ah ettiren güller. Aşk dedirten yar dedirten. Sevgiliye verilirken başka söze luzum bırakmayan güller. Sevgiliye göz atan, sevgiyi en güzel anlatan güller. Ve onu çağıran ve O’na çağıran güller.

Bu suyun renklerle oynadığı bir aşk oyunu. Bu oyunun senaristi Ebrucu. Ebrucu daha çok yüreğini yansıtıyor suya. Renkleri serpişiyle, renklere hayat katışıyla ve sonunda aşkını gülle, laleyle ifade edişiyle önce dokunan, sonra okunan bir aşk oyunu bu.

Önce “aşk suya düştü,”
Sonra “su aşka yenik düştü”…

Hayattan ne öğrendim?

Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisininki…

“Hayattan ne öğrendiniz?”

Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım.

Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:

 

* * *

 

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…

Ağladım.

 

* * *

 

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla…

Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

 

* * *

 

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu… 

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi…

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

 

* * *

 

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

 

* * *

 

Ekmeği öğrendim.      

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…

Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra…

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

 

* * *

 

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi…

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

 

* * *

 

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

 

* * *

 

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Namusun önemini öğrendim evde…

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

 

* * *

 

Gerçeği öğrendim bir gün…

Ve gerçeğin acı olduğunu…

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

 

* * *

 

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

July 06

MuTLuLuK...??

...

TeK BaNa SaKLa GüLüŞLeRiNi (;

çok istedim çok..
sevdalanabilmeyi, aşık olabilmeyi..
istedim durdum...

çok bekledi çok..
gönlüm birisini, aşkın yarısını..
bekledim durdum...
:fm:
şimdi karşımdasın, ' işte geldim ' der gibi..
alın yazımsın benim, başka şansım var mı ki?..

şimdi yolumdasın, ' sonun benim ' der gibi..
heyecanımsın benim, yeni doğmuşum gibi...


tek bana sakla gülüşlerini




ay bile kıskanır gül yüzünü




ömrümü harcarım, ben sana aşığım..!





öyle hemen bırakmam peşini!..






Ömrümü harcarım, ben sana aşığım..
Öyle hemen bırakmam peşini!

Sonsuz Karanlık!!!

Yıl 1550’ydi.On yedi yaşındaydım.Sekiz yıl önce annem,babam ve kız kardeşim-yani bütün ailem- evimizle birlikte yanıp ölmüştü ve beni hayattaki tek akrabam olan teyzemin yanına göndermişlerdi.O sıralarda teyzem evleneli beş yıl kadar geçmişti ve daha çocuğu olmamıştı.Ondan sonrada olmasına fırsat kalmadı çünkü eniştem bir yıla kalmadan öldü.Ve teyzem beni çok sevdi,fazlasıyla.Bende onu sevdim.Teyzem,evlendiği güne kadar onun yüzünü bile görmemiş olmasına rağmen –şimdi,2005 yılında kulağa ne kadar garip gelse de o zamanlar doğal olan buydu.- kocasına delicesine aşık olmuştu ve onu bu kadar çabuk kaybedince hafiften ruhsal dengesini yitirmişti.Şimdikilerin deyimiyle “sıyırmıştı” ve bende hayatımın en küçük detayı bile kül olduğundan ondan farklı halde değildim.İkimizde yıkılmıştık.Değerli aile fertlerimizi yitirmiştik.Ruhsal bunalımın eşiğindeydik.Ama hayır,şu her bölümü mutlu sonla biten,kusursuz aile sit-comlarındaki gibi birbirimizi hayata bağlamadık.Aksine,birbirimizi delirttik.Karşılıklı oturup birbirimizi dibe çektik. Eniştem öğretmendi ve bir sürü kitabı vardı.Hele bana milyonlarca gibi gözükürdü ilk zamanlarda.O yıllarda öğrenebildiğin her şeyi öğrenmek,ilim adına çalışmak modaydı.Eniştem de bu akıma uymaya çalışmıştı.Onun yapamadığını biz yaptık.O kitapları geceler boyunca okuduk.(Eniştem teyzeme okumayı öğretmişti,o da bana öğretti.)Geceler boyu okuduk diyorum çünkü sabahları mahalledeki diğer kadınlar gibi davranıp ev işlerimizi ve komşuluk görevlerimizi yapıyor,tamamen normal olduğumuzu göstermeye çalışıyorduk aslında her ne kadar herkes öyle olamadığımızı biliyor ve belli etmiyor olsa da…Sonunda tüm kitapları ezberleyene kadar okuduk ve bu bilgiler ışığında kendi fikirlerimizi geliştirmeye başladık.Ben on beş-on altı yaşlarına geldiğimde artık normal gözükmeye çalışmayı da bırakmıştık.Düşünüyor,düşünüyor,düşünüyorduk.Ama sonunda bir kısır döngüye girdik.Eniştemin kitapları bize yetmiyordu artık.Daha fazla öğrenmeliydik.Ama bir eve tıkılmış iki zırdeli kadın daha fazla kitabı nasıl bulacaktı?Bu kısır döngüden nasıl kurtulacaktık.İşte tam o sıralarda,on yedi yaşıma yeni bastığım günlerde kurtuluşumu buldum. Bir gece teyzemle beraber yattığımız odanın penceresinden içeri bakıyordu dalgın ve aynı zamanda meraklı gözlerle.Yatağımda yavaşça doğrulup ona baktım.Çok değişik giyinmişti,çok farklı gözüküyordu.Kumraldı,yeşil gözlüydü.Ben doğrulunca gözlerini bana çevirdi.Neredeyse süt gibi beyaz teninin üstünde yeşil gözleri donuk donuk parlıyordu.Bakışlarından karanlık bir zeka akıyordu.Sanki bakışlarına yapışmıştım.Her şey bir karabasana benziyordu.Kıpırdayamıyor, bağıramıyordum.Sonunda bir çığlık atmayı başardım.O da aniden kayboluverdi.Bir anda toz oluverdi sanki.Teyzem uykusundan telaşla uyanarak ne olduğunu sordu.Dışarıda içeri bakan bir adam olduğunu zorlukla anlatabildim.Teyzem titrek adımlarla pencereye gitti,dışarıya baktı.
_”Sokak boş yavrum,kimsecikler yok.”

_”Belki de karabasandı zaten gördüğüm.Ben bağırır bağırmaz kayboldu.”
Teyzem önce bir şaşırarak baktı sonrada:
_”Haklısın yavrum,karabasandı heral.”
Teyzem buna inanmıştı ama ben kendimi bir türlü inandıramadım.Ertesi akşamsa haklı çıktım. Teyzemle kitap okuyorduk.Daha doğrusu ben okuyordum,teyzem uyukluyordu. Kitabımı kapatıp ona baktım.Zavallı kadın otuz yaşında yetmiş yaşındaymış gibi hissediyordu.Üstelik hasta olduğuna da emindim.Güzel yüzünün tüm renkleri solmuştu.Artık uykusuzluğa dayanamıyor, çabucak yoruluyor,eskisi gibi uzun saatler kitap okuyamıyordu.Gözümden süzülen yaşları engelleyemedim.O ölürse ne yapacağımı düşündüm çaresizce.Göz yaşlarımı silerken gözüm pencereye takıldı.Oradaydı.Sessizce ayağa kalktım.Bu sefer bağırmayacaktım.Pencereye yaklaştım,gizemli yabancıma baktım.Yine beni gözlerine esir etmişti.Beynimde hiç hissetmediğim fırtınalar kopuyordu,kalbim deli gibi çarpıyordu,karnımda çılgın kelebekler uçuşuyordu.Sonunda başımı yana çevirip kurtuldum etkisinden.O da pencereden uzaklaşıp yavaşça yürümeye başladı.Hiçbir şey düşünmeden dışarı çıktım.Çok tatlı bir yaz gecesiydi,üstelik tüm komşuların en derin uykularında olduğu saatti.İlk kez bu kadar geç bir saatte dışarı çıkıyordum ama heyecanıma ve korkuma önem göstermeden evin etrafını dolaşıp ona yetiştim.Fakat o durmadı,ben de onun peşinden gitmeye devam ettim.Zaten evimiz kasabanın dışına doğruydu.O yüzden kısa bir süre sonra evlerden uzak,ıssız bir açıklığa geldik.Bir süre sonra durdu.Karşıma geçip bana soru sorar gibi baktı.Bir şey söylemem gerektiğini düşünüyordum.
Ağzımı mı açıp lafları geveledim:
_”Ki-kimsin sen?”
_”Fazla önemli biri değilim.”
Bu onun sesini ilk duyuşumdu.Hatasız ama çok garip konuşuyordu,belki de fazla kusursuz.Türk olmadığı belliydi.
_”Önemli olup olmadığını sormadım.Kimsin?”
_”Adım Eadweard Stefn Walcott.İngiliz’im.”
_”Eadw…Ne?”
Şaşkınlığımı görünce hafifçe gülümsedi.
_”Eadward.Söyledikçe daha kolay gelecektir.Neyse,açıkçası buraya birkaç eski arkadaşımı bulmaya gelmiştim. Ama görünüşe göre başka bir şey buldum.”
_”Öyle mi?”Ne bulduğumu bildiğimi hissediyordum ama bir isim koyamıyordum.O yüzden sordum.
_”Neyi?”
_”Bir kerede söylemeyecek kadar derin bir şeyi,belki de karanlık hayatımın amacını."
Bunu söylerken hafifçe gülümsemişti.
_”Ama bunu zaten sen de hissediyorsun.Beni bu yüzden buraya kadar takip etmedin mi?”
Gözlerinin en içine baktım.Onun kadar zeki gözükmek istiyordum.Öyle olduğumdan emindim ama onun da bunu anlamasını istiyordum.
_”Ne hissettiğimi nerden biliyorsun?”
Bakışlarındaki karanlık ışık gözlerime saplanıp beni nefessiz bıraktı.Sanki bir sır verirmiş gibi konuşmaya başladı:
_”Kulaklarım o kadar keskindir ki bazen,yeterince dikkat kesilirsem,Düşünceleri bile duyabilirim.”
Cevabı beni korkutmuştu.Benimle dalga geçip geçmediğini merak ediyordum.Aslında dalga geçmediği gözlerinden anlaşılıyordu.Ona dikkatlice bakıp ne düşündüğünü anlamaya çalıştım. Ama o dediklerini doğru çıkarırcasına ne yapmaya çalıştığımı anladı.
_”Gerçekten,doğru söylüyorum.Seninle dalga geçtiğimi sanmanı istemem.”
Gülümsedi .Havaya bakıp düşünceli düşünceli mırıldandı.”Havanın aydınlanmasına çok az kaldı,artık gitmelisin.”
_”Yalnız mı?”
_”Artık geceleri sakın korkma.Yapayalnız olsan bile seni koruyacak biri var,çok uzun zamandan beri…”

_”Peki ya gündüzleri?Neden gündüzleri değil?”
Sadece gözlerime baktı.Zarif bir şekilde eğilip anlamadığım bir şeyler söyledi.Tatlı tatlı gülümseyerek karanlığa karıştı.Bir gece önce yaptığı gibi yok oluverdi.Bende onun söylediklerine dayanarak korkusuzca eve döndüm. Bu olanlardan sonra yoğun ve karışık duygularıma rağmen birkaç akşam uykuya yenik düştüm.Elimde değildi.Üçüncü gece ne olursa olsun uyumayacağıma kendi kendi kendime söz verdim.Hava kararmaya başladığında teyzemle elimize birer kitap alıp yatağımızın içinde okumaya başladık. Teyzem uykuya daldığında onun gelmesini beklemeden dışarı çıkacaktım.Ama teyzemin uykuya dalmayacağı tutmuştu.İyice sabırsızlanmıştım.Sadece bir kere karşılaşmış olmamıza rağmen günlerdir görmeyince Eadweard’ı özlediğimi fark etmiştim.Gözlerim kitaptaydı ama okuduğum hiçbir şeyi anlamıyordum.Sanki gözlerimle beynim arasındaki bağlantı kesilmişti.Daha önce hiç tatmadığım tatlı bir sabırsızlık tüm benliğimi sarmaya başladı.Tam artık dayanamayacağım diyordum ki sonunda teyzemin başı önüne düştü.Onu hemen yatırıp üstünü örttüm.Çabucak dışarı çıktım,yürümeye başladım.Yürürken aklıma engelleyemediğim düşünceler doluştu.Onun hakkında emin olamadığım şeyler vardı,insanın sözle anlatamadığı sadece hissettiği şeyler.Dolunayın puslu ışığıyla aydınlanmış sokakta yürürken aniden bir gölge gibi karşıma çıktı.Dolunay gözlerimi yanıltıyor;beyaz tenini sanki hafifçe parlatıyor,zaten derin ifadeli olan gözlerini içinde kaybolduğum sonsuz kuyulara çeviriyordu.Bir insan onun yanında düşüncelerini nasıl toparlayabilirdi ki?!Tüm kuşkularım dağıldı,kalbim ayla yarış edercesine onun çekimine kapılıp çaresizce etrafında dönmeye başladı.Yürüdüğümün bile farkında değildim.Sonunda durduk.Fark etmeden ormanın içlerine kadar gelmiştik.Bana devrilmiş bir ağaç kütüğünü oturmam için işaret etti.O da karşımdaki bir ağaç kökünün üstüne oturdu.Bir süre sadece bana baktı.Belli ki o da beni özlemişti.Fakat o bana öyle bakarken nasıl nefes alabilirdim?Sonunda dayanamayıp güldüm ve aklımdan bana biraz daha böyle bakarsa kalbimin dayanamayıp patlayacağını geçirdim.Bunun üstüne başka bir tarafa bakıp kendi kendine gülümsedi.Allah’ım gerçekten duymuş olabilir miydi!!!Zaten kızarmış olan yanaklarım biraz daha kızarırken konuşmaya başladı:
_”Günlerdir pek iyi uyuyorsun galiba.”
_”Evet.”Utangaçça gülümsedim.
_”Bugün de uyumamak için baya bir uğraştım.”
_”Gülnihal,sana bir şeyleri açıklamam gerek artık sanırım.”
Adımı söylediğinde kaşlarımın hayretle kalktığını fark etmişti.
-”İsmini bilmeme mi şaşırıyorsun?”
_”Açıkçası evet.Sana daha ismimi söylememiştim.”
_”Gülnihal,ben seni iki-üç gün önce fark etmedim.Tam sekiz yıldır senin için bekliyorum bu ülkede.”Şaşkınlığım had safhadaydı.İnanamıyordum.Onca zaman…”
Daha önce de söylediğim gibi buraya birkaç arkadaşımı bulmaya gelmiştim.Yıllar önce fikir ayrılıklarımız yüzünden aralarından sessizce ayrılmıştım ama o kadar uzun süre yalnız yaşadım ki artık daha fazla yalnız kalmamak için hiçbir fikre karşı çıkmamaya razıydım.
_”Uzun süre mi?En çok kaç yaşında olabilirdi ki?Benden çok da büyük değildi.Aklım karışmıştı.”
Sonunda onların buraya geldiğini öğrendim.Yıllarca onları aradıktan sonra tamamen pes etmiş bir şekilde sokaklarda yürürken keskin bir yanık kokusu aldım.Kokunun kaynağına gittiğimde yanan bir evle karşılaştım ve karşısında sen duruyordun.Saat çok geç olduğundan daha komşular yangını fark edememişlerdi.Orda durup sadece eve bakıyordun.Daha çocuk olmana rağmen ne ağlıyordun ne bağırıyordun,sadece öyle duruyordun.Bir an alevler gözlerine mi yansıyor yoksa gözlerin de mi yanıyor ayırt edemedim.İşte o an büyüledin beni.Kocaman açtığın gözlerine hapsettiğin göz yaşların gibi tutsak ettin beni kendine.Belki o sırada bu yaşında olsaydın bu konuşmayı o zaman yapardık.Sana her şeyini kaybettin benimle gel derdim.Ama çok küçüktün,çocuktun daha.Ben de bekledim,senin büyümeni.Büyüdüğünde sadece güzel olacağını tahmin ediyordum fakat bu kadar inanılmaz biri olabileceğin hiç aklıma gelmemişti.O yüzden daha fazla bekleyemedim,beni fark etmene izin verdim.Ve…şimdi buradayız.”
Diyecek tek söz bulamıyordum.Bir şeyler geveledim:
_”Evet.Buradayız.Demek…Demek o gün gördün beni.Onca zamandır beni mi izliyordun?! Bu inanılmaz.”
_”Biliyorum.”
Duraksadı, ilk kez sanki tereddüt etti.
_”Sana asıl söyleyeceğim şeyi söylemeden önce yapmam gereken bir açıklama daha var.İkimizin geleceğini senin buna olan tepkin belirleyecek.”
Hem duymak istiyor hem de gerçeklerden korkuyordum.
_”Beni ilk gördüğün günden beri hissediyorsun ama bir türlü anlayamıyorsun.Fark etmediğimi sanma.Cildimin beyazlığına,ellerimin soğukluğuna ve gözlerimin donukluğuna şaşırıyorsun.Hızla yürüdüğümüzde neden nefes nefese kalmadığımı düşünüyorsun.Belki de içinde bir yerde benim aslında insan olmadığımı biliyorsun.”
Evet,haklıydı.Ama yinede böyle açıkça söylediğinde çok korktum,nefesim kesilerek sordum:
_”Ne?Ne?!!!Nasıl yani?!”
_”Evet,ben insan değilim.Öyle doğdum ama öyle devam etmedim.Tam 497 yıl önce yirmi bir yaşındayken bu hale geldim.Ondan sonra hiç yaşlanmadım.Bir daha hiç güneşe çıkmadım.Asla tekrar normal olamadım.Sonsuzluğumun karanlığında el yordamıyla yaşadım. Ta ki seni ilk gördüğüm güne kadar.” Afallamıştım.Ağzımı açıp tek kelime edemedim.Her şeyi bu kadar açıkça anlatacağını tahmin etmemiştim.Mantığım tüm hızımla koşmamı ve bir daha asla geceleri dışarı çıkamamamı söylüyordu.Güneş tepemde ışıldarken bana asla zararı dokunamazdı,bir şekilde biliyordum. Peki ayak bileklerimden tutan neydi?Niye çivilenip kalmıştım gözlerine?Onu ilk gördüğümden beri hissettiğim şeydi.Sürekli kalbimi patlayıverecekmiş gibi hissettiren,gün boyunca aklımı çelen,gönüllü kurbanı olduğum şey.Hayır,şimdiki gençlerin bildiği basit aşk değildi bu.Bunu o an onun gözlerine bakarken de biliyordum,şimdi,dört yüz elli beş yıl aradan sonra da biliyorum ve hala aynı şiddetle hissediyorum.Çünkü biliyorum ki aşk olsaydı şimdiye kadar biterdi.Oysa biz en büyük aşkların bitişini el ele izledik çağlar bizi umursamadan geçip giderken.Ama o küçük,saf kızken bunları tahmin bile edemiyordum ve beni burada tutan ne diye düşünüyordum.Çabaladım fakat kıpırdayamadım bile yerimden.Çaresizce sordum:
_”Tam olarak nesin sen?”
_” Benim türüme Türkçede ne isim taktılar bilemiyorum.Ama zaten bunu ancak yaşayarak öğrenebilirsin.Yinede bize bir isim taksalardı bu herhalde kan emici olurdu.Çünkü bu bir çok şeyi açıklıyor.”
_”Yani kan içerek yaşadığını.İnsanları öldürdüğünü.”
_”Evet.”
Bir an gözlerini yere indirdi.
_”Bundan gurur duymuyorum ama yaşamaya devam etmek için kan içmek zorundayım.Bir canavarım.Ama hala insan duygularının çoğunu taşıyorum.Benim gibilerin çoğu bunlardan kurtulmak için elinden geleni yapar.Fakat öyle yaparsan yalnız kalırsın.Sonsuzluğunda hissiz ve körü körüne yol alırsın.Bense sonsuzluğumda bana eşlik edecek birini arıyorum ve inanıyorum ki o sensin.Bundan hemen hemen beş yüz yıl önce,bu hale ilk geldiğimde buna katlanamamıştım.Kendimden nefret etmiş defalarca kendimi öldürmeye kalkmıştım.Bizim gibilerin ölmesi çok zordur.O yüzden yaşamadan yaşamak zorunda kaldım.Ama şimdi anlıyorum ki seni bulabilmem içinmiş bu cefa.Sanki birimiz tamamen yanlış zamanda doğmuşuz ve bir araya gelebilmemiz için bu olanlar şartmış gibi.Ama tabi senin ne düşündüğün de çok önemli.Sonsuzluğumda bana eşlik eder misin Gülnihal? Bu bir çeşit evlenme teklifiydi.Her şeyi geride bırakmamı istiyordu benden.Hasta teyzemi nasıl bırakabilirdim?Ama bir yandan Eadweard’dan uzak olmak fikri bana imkansız gibi geliyordu. Sanki kalbim “onunla git!onunla git!” diye çarpıyordu.
Göz göze geldiğimizde bakışları parladı.Yine ne düşündüğümü anlamıştı.
_”Biliyorum bu çok zor bir soru senin için.Hemen cevap vermek zorunda değilsin.Acele etme ve sakin etki altında kalma.Eğer cevabın olumsuz olursa seni bir daha asla rahatsız etmeyeceğimi bilmeni istiyorum.Bu konuda endişelenme.”
Sadece başımı sallamakla yetindim.Tüm kelimeler bitmişti sanki.
_”Ve sen bana cevap verene kadar buluşmaya devam etmemizi istiyorum.Sana bilmen gerekenleri anlatırım.Hikayemi belki de.Bilemiyorum.Seni bir daha asla göremeyeceğimi öğrenmeden önce biraz daha görmeliyim işte.”
_”Beni bir daha asla göremeyeceğini de nerden çıkardın?Daha sana cevap vermedim.”
Ama anlamıştı.Daha şimdiden tutsağı olduğumu biliyordu.Onun gibi düşünce okumaya ihtiyacım yoktu,gözlerindeki mutluluktan anladım.Bir süre sonra ayağa kalktı.Elini bana uzattı.Elimi buz gibi avucuna bıraktım.
_”Bu sefer seni evine kadar bırakacağım.Yoksa ormanın içinde kaybolursun.”
Eve gelince birkaç saat olsun uyumak üzere yatağa girdim.Yatağımda teyzemin zorlukla aldığını nefesinin seslerini dinlerken düşüncelere boğuldum.Bu garip evlenme teklifini kabul etmeli miydim?Bu teklif sadece bana Eadweard ile sonsuz bir hayat vaat etmiyordu,aynı zamanda yıllardır aradığım bilgiye ulaşmam anlamına da geliyordu.Sonunda teyzemle girdiğimiz kısır döngüden çıkacak ve istediğim her şeyi öğrenebilecektim.Bu açıdan teklif çok iyi gözüküyordu.Peki ya teyzemi ne yapacaktım?Bana her zamankinden fazla ihtiyacı vardı.Bilemiyordum.Teyzem olmasaydı kararım şimdiden belliydi.Aşıktım,tutsağıydım gözlerinin,onsuz bir hayat yıldızsız bir gece kadar anlamsız ve boş geliyordu.Ne yapmalıydım?Sonunda bunu ancak zamanın göstereceğine karar verdim ve rahatsız bir uykuya daldım. Ertesi gece yine buluştuk.Ormanın içlerine kadar yürüyüp bulduğumuz ağaç kütüklerinin üstüne oturduk.Yine gözlerine takıldı gözlerim.Dünya soyutlaşmaya,her şey önemini yitirmeye başladı.Sesini duymak,gözlerini üzerimde hissetmekti nefes almak.Ben kimdim ki karşı koyacak bu aşka?Yanındayken bile soluksuz kalıyordum yokluğuyla.Onsuz yaşamak imkansızdan daha uzaktaydı bana.Gözlerinin karanlık kuyularındayken çaresiz benliğim,tam yüreğim daha fazla dayanamayacak bu sonsuz özleme derken sesi ulaştı kulaklarıma:
_”Düşündün mü?”
_”Ah Eadweard sanki sensizlik bir seçenekmiş gibi…Ama biraz zamana ihtiyacım var.”
Biliyordu.Biliyordu işte çaresizliğimi ama yinede mutlu olmuştu duyunca sözlerimi.Onu hiçbir zaman görmediğim kadar mutlu olmuştu.Bu yüzden her zamanki gibi sadece tebessüm etmek yerine önden birkaç dişini gösterecek kadar dudaklarını araladı.İki taraftan birer diş olması gerektiğinden biraz daha uzun ve sivriydi.Bu dişleri daha önce hiç görmemiştim çünkü normalde konuşurken,uzun olmalarına rağmen,gözükmüyorlardı.Tüm tüylerim diken diken olmuştu ama Eadweard’a belli etmek istemedim.Onun zaten anladığından emindim ama o da bir şey söylemedi.Bunun yerine gözleri heyecanla parlayarak elini cebine attı.
_”Eğer eminsen sana bir şey vermek istiyorum.”
Başımı evet der gibi salladım.Ay ışığı gözlerini gümüşe çevirmişti.Yine zaman kavramımı yitiriyor,gözlerinde yavaşça eriyordum.Biraz daha bakarsam sanki hayatın anlamını kavrayacaktım yada tamamen aklımı kaçıracaktım.Ben bunları düşünürken Eadweard elini cebinden çıkardı.Avucunda bir şey vardı ama ne olduğunu tahmin edememiştim.Sonunda avucunu açtı,bir madalyondu bu.Çok,çok eskiydi ve çok güzel.
_” Bu büyük büyük ninemin madalyonuymuş.Evleneceği kadına vermesi için oğluna vermiş.Oğlunun evlendiği kadın yani büyük annem de devam ettirmek istemiş ama onun işi o kadar kolay olmamış.Çünkü dört tane oğlu varmış.O da ilk evlenen oğluna vermeye karar vermiş.Böylece madalyonu annem almış.Ama o öldüğünde hala evli olmadığım için ölürken bana verdi ve evleneceğim kıza bunu kendi ellerimle vermemi istedi.Şimdi hemen hemen beş yüz yıl sonra bunu sana veriyorum. Birbirimize verdiğimiz sözün bir simgesi olarak.”
Uzanıp kolyeyi boynuma geçirdi.Sonra da geri çekilip nasıl durduğuna baktı.Gecenin karanlığında öyle yakışıklı duruyordu ki.Aklımı okumasından elinin bir hareketine,saçının bir kıvrımından zekasına kadar her şeyine hayrandım.Onun bana o mat yeşil gözleriyle bakışından anlıyordum ki o da benzer duygular içindeydi.O o kadar sıra dışıydı ve ben o kadar sıradandım ki bana nasıl böyle hayran olabildiğini aklım almıyordu.Zeki bakışları benimkilere kilitlenmişti.El ele diz dize olduğumuzu hayal meyal fark ediyordum gözlerinin yeşil derinliklerinde kaybolurken.Kendimi Kendimi koca bir bardak sıcak çayda eriyen şeker gibi hissediyordum.
_”Yakında öğreneceksin”dedi bir anda.
-”Benim kadar sıra dışı birinin tek özleyebileceği şey sıradanlıktır.”
_”Pes yani.Bundan gayrı senin yanında aklımdan hiçbir şey geçirmeyeceğim.”
Şakaydı bu tabi.Aklımı okumasından delicesine hoşlanıyordum.
_”Ama ne yapabilirim?Bazen öyle sesli düşünüyorsun ki duymamak elimde değil.Yine sivri dişlerini ortaya çıkararak gülümsedi.Bu dişler artık beni korkutmaktan çok büyülüyordu.Ayağa kalktı.”Artık veda vakti geldi.Sen zamanı geldi diyene kadar buluşmaya devam edeceğiz değil mi?”
Başımı salladım.
_”İyi.Bu arada sen de beni daha yakından tanımış olursun.”
Susup ellerimi bırakmadan son bir kez gözlerime bakıp tüm düşüncelerimi bulandırdı.Sonrada ben kendimi toplayıncaya kadar karanlıkla bir oldu. Kalbim bana zamanı geldi diyene kadar beklemeye kararlıydım ama bu süre içinde Eadweardla sık sık buluşmadan da edemiyordum.O da bana Hikayesini,Anadoluya neden geldiğini anlatıyordu. Onu bu hale çeviren adam bunu sırf zevk olsun diye yapmış.Eadweard’a işkence olsun diye.Aslında o böyle olmayı hiç istememiş.Daralis adında bir kızı seviyormuş,evleneceklermiş. Ama bu hale gelince yaşadığı köyü terk etmiş. Yıllarca kendini öldürmenin yollarını arayarak tüm İngiltere’yi dolaşmış.Aslında güneşe çıkmanın kendisini öldüreceğini biliyormuş ve birkaç defa bunu denemiş ama bu öyle acı veriyormuş ki hiçbir seferinde ölünceye kadar dayanamamış.Daha sonra Godric ve Leowald ile karşılaşmış.Onlar da onun gibiymiş.Eadweard’a kendisi ile barışık olmayı öğretmişler.Daha sonra da kendi türleri ile ilgili bilmesi gereken her şeyi öğretmiş,bir nevi eğitim vermişler.Birlikte bütün Avrupa’yı yıllar boyunca dolaşmışlar.Ama zamanla aralarında fikir ayrılıkları oluşmaya başlamış.Onlar duyguları tamamen gereksiz görüyor,insanlarınsa yemekten başka bir şey olmadıklarını savunuyorlarmış.Eadweard ise tam tersini savunuyormuş.En sonunda dayanamayıp onları terk etmiş.İki yüz yıl boyunca yalnız yaşamış.Sonsuz bir hayatta yalnız başına olmak öyle acı vermeye başlamış ki eski arkadaşlarını tekrar bulmaya karar vermiş.Yaklaşık yüz yıl boyunca tüm dünyada onları aramış ve en sonunda burada olduklarına dair bir şeyler duymuş.Buraya geldiğinde ise onları değil beni bulmuş. Daha sonraki bir yıl boyunca Eadweard ile buluşmalarımız devam ederken hayatımda bir şeyler değişmeye başlamıştı.Teyzemin hastalığı iyice ağırlaşmıştı.Artık nerdeyse tüm gün uyuyor,zorlukla yemek yiyebiliyordu.Her gece evden çıkmadan önce başına oturup ağlıyor ve kendimi onun yakında işkence gibi hayatından kurtulacağına ikna etmeye çalışıyordum.Tüm acıları bitecek ve girdiğimiz kısır döngüden kurtulacaktı.Ama göz yaşlarımı hiçbir şey durduramıyordu.Bir yandan da teyzemin ölümünün beni özgür kılacağını düşünmeden edemiyordum.Onu arkada bırakmak zorunda kalmayacaktım.Ama yinede içimi acıtıyordu onu düşünmek.Artık teyzem son günlerine yaklaştığında bir gün onu Eadweard ile tanıştırmaya karar verdim.Teyzemin başucuna yaklaştım.Uyumuyordu her zamankinin aksine.Gözleri sanki eskisi gibi parlıyordu.Yavaşça konuşmaya başladım.
_”Teyze sonunda aradığımızı buldum.Sonsuz bilgiye ulaşmanın anahtarı elimde.O kısır döngüden kurtulacağım artık.”
_”Nasıl?”Sesi zorlukla çıkıyordu.
_”Bir adamla tanıştım teyze.Adı Eadweard.Tüm dünyayı görmüş.Her şeyi biliyor.Ve şimdi beni de yanında götürmek istiyor.Her şeyi öğrenebileceğim.”
Öğrenmek lafını duyunca teyzemin gözleri parlamıştı.
_”Demek öyle.En azından sen benim gibi sararıp solmayacaksın.Benim gibi delirerek ölmeyeceksin.” _”Teyze böyle konuşma.Hem bak onu sana tanıştırmak istiyorum.Buraya getireceğim.Olur mu?”
_”Ama çabuk ol.Artık…Artık ne kadar zamanım var bilemiyorum.”
Gözyaşları içinde çıktım evden.Biraz yürüdüm sonra hemen Karşıma Eadweard çıktı.Gözlerimdeki yaşlara şaşırmıştı.
_”Niye ağlıyorsun?Sen ağladığın zaman çok üzülüyorum biliyorsun.”
_”Elimde değil.Teyzem...”
Beni biraz olsun avutmak için bana sarıldı.
_”Seni teyzeme götürmek istiyorum.Ölmeden önce seni görmeli.”
_”Tamam canım.Sen yeter ki iste.” Yavaşça bizim eve doğru yürümeye başladık.Geldiğimizde ona sessiz olmasını söyledim.Oysa bana sadece bir tebessümle cevap verdi.O zaten sessizdi.Odanın kapısından girerken üzgün gözlerle bana doğru eğilip “Burası ölüm kokuyor.”diye fısıldadı.Boğazıma sanki bir şey düğümlenmişti,cevap veremedim.Teyzem yatağında Karşıya boş boş bakarak oturuyordu.Gidip yanına oturdum.Eadweard da karşısına geçti.Teyzem bir süre sonra Eadweard’a baktı.Sonra da bana döndü. _”Bu o mu?”
_”Evet teyze.”
Bu sefer Eadweard’a döndü.
_”Adın ne senin?”
_” Eadweard Stefn Walcott.”
_”Demek Gülnihal’i yanında götüreceksin.Peki nereye?”
_”Ona daha karar vermedik.İstedğimiz herhangi bir yer olabilir ama tabi izin verirseniz.”
_”İzin vermesem de fark etmez.Gördüğün üzere ölüyorum.Gülnihal aptal değildir,seninle gitmek istiyorsa bir bildiği vardır.Senden tek istediğim ona iyi bakman.”
_”Kesinlikle öyle yapacağım.gözünüz sakın arkada kalmasın efendim.”
Bir an teyzemle Eadweard arasında bir benzerlik yakaladım onlar bu konuşmayı yaparken.İkisinin gözlerinde aynı zeka parıldıyordu.Tek farkla,teyzemin gözlerindeki yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.Yine kendini kaybediyordu.
_”İyi…iyi…”Diye mırıldanarak uyuklamaya başladı.
Eadweard kalkıp yorganı teyzemin üzerine iyice örttü.Hemen sonra teyzem aniden gözlerini açtı.İkimizi de tanımamıştı.Gözleri çok uzaklara bakıyordu,bizi görmüyordu.Korkuyla konuşmaya başladı:
_”Öyle soğuk ki bu ölüm olmalı.Söyle canımı almaya mı geldin?”
_”Hayır efendim.Siz sadece uyuyun.”
Eadweard’ın çok üzüldüğü her halinden belli oluyordu.Bense öylece donup kalmıştım.Hiç bir tepki gösteremiyordum.Teyzem ölüme öyle yaklaşmıştı ki.Eadweard’la dışarı çıktık.yine ormana doğru gidip bir ağaç kütüğünün üstüne oturduk.Daha fazla dayanamadım hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bunun üzerine zaten çok duygusal olan Eadweard da gözlerinden yaşlar süzülürken beni teselli etmeye çalıştı. Bir hafta sonra teyzem öldü.O gün daha akşam olmadan evden kaçtım.Dışarıda deli gibi dolaşarak akşamı bekledim.Karanlık çöktüğünde ormana gidip Eadweard’ı beklemeye başladım. Sonunda geldiğinde teyzemin öldüğünü hemen anladı.Hemen gitmek istediğimi söyledim ona artık ne olacaksa olmalıydı. _”Sana hiç seni nasıl kendim gibi yapacağımdan bahsetmedim.Bu sana biraz korkutucu gelebilir.” _”Umurumda değil.Seninle olmak için her şeye katlanacağım.”
_”Bu gün günbatımını izledin mi?”
_”Evet.Seni beklerken.”
_”Onu iyi aklında tut bu güneşi son görüşün olacak.” Çok heyecanlanmıştım.Sadece başımı salladım.Bunun üstüne parmağını uzatıp boynumda bir noktaya değdirdi.
_”İşte burada kalp bibi atan damardan tüm kanını içeceğim.Son bir damla kalana kadar.”Evet korkunçtu.Ellerim titremeye başlamıştı.
_”Sonrasını da göreceksin.Sadece dediklerimi yap.”
Gözlerine baktım ve tüm korkum geçer gibi oldu.Başımı yana doğru eğip gözlerimi kapadım.Tüm kanımı içtiğinde bıçağı ile koluna derin bir kesik açtı ve akan kanı içmemi söyledi.Hiç karşı koymadım.O yeter diyene dek içtim.Sonra beni yavaşça yere yatırdı ve beklemeye başladı.Sırada ne vardı?Bilmiyordum.Birden bir acı duymaya başladım.Tüm kaslarım geriliyordu.Sonra Eadweard’ın sesini duydum.
_”Sakin ol.Bu acı birazdan geçecek.Sadece bedenin ölüyor.Süreç tamamlanmak üzere.” Gerçektende bir süre sonra acı yavaşça hafifledi sonra durdu.Doğruldum.Kendime baktım.Sanki biraz zayıflamış gibiydim.Üstelik kolumdaki yanık izleri yok olmuştu.Soru sorar gibi baktım.
_”Vücudun ölürken doğuştan seninle beraber gelmeyen her şey atıldı.Ölüm seni kusursuzlaştırdı.Bu yüzden bu kadar acı veriyor.” Yeniden kendime baktım.Tenim şimdiden buz gibi olmuştu.Yavaşça ayağa kalktım.Gecenin karanlığında sanki güpegündüzmüş gibi görebiliyordum,çok alçak sesler bile kulağımın dibindeydi sanki.Bir sürü koku alıyordum,hiç almadığım kadar.Her bir çiçeğin ve ağacın kokusunu ayrı ayrı duyuyordum.Büyülenmiş gibi Eadweard’a baktım.Ellerimi tuttu.
_”Artık sonsuza kadar beraber olacağız.”
_”Evet Eadweard.Şimdi gidelim buradan.Nereye olursa.” Ve rüzgar gibi koşmaya başladık. Eadweard ile yüzyıllarca beraber yaşadık.Godric ve Leowald’ı bulduk.Bir süre de onlarla yaşadık.Sonra yine terk ettik onları.Dünyanın önemli kültür ve eğitim merkezlerine gittik. İstemediğim kadar şey öğrendik birlikte.Başımızdan milyonlarca macera geçti.Bir imparatorluğun, vatanımın, çöküşünü, çağların bizde geçmeyen zamana nispet yaparcasına geçip gidişini izledik. Dünyayı defalarca gezdik.Her gezişimizde ayrı şeyler keşfettik.Aşkımız karanlığımız kadar sonsuzdu,hiçbir şey bizi ayıramadı.Ta ki düne kadar. Avrupa’da adı sanı duyulmamış küçük bir kasabadaydık. 2005 yılında batıl inançlarına bu kadar bağlı bir kent olabileceğini bilemezdik.Normalde kolayca saklanırdık ama orda ne olduğumuzu anladılar.Bütün kasaba üstümüze saldırdı.Eadweard beni kurtarmaya çalışırken onların elinde kaldı.Onu kurtaramadım.Ve şimdi içim açıyor.Onsuz her saniye bana acı veriyor.İçimdeki yangın göz yaşlarımı bile kuruttu sanki.Ağlayamıyorum,bağıramıyorum,hissedemiyorum onsuz.Canım hiç bu kadar acımamıştı,hiç yanmamıştı bu kadar atmayan kalbim.Şimdi kaldığımız dairenin doğuya bakan penceresinin önünde yazıyorum bunları.Güneş birazdan doğacak.Beni artık hiç anlamı kalmamış hayatımdan yakarak koparacak.Sonsuzluğumun karanlığında onsuz yaşayamam çünkü.Nefes almadığım halde boğulurum. Başka bir zamanda başka bir yerde buluşmak üzere,Eadweard.Beş yüz yıldan sonra ilk ve kez güneşin doğuşunu izleyeceğim
September 04

Rüyalara İnanır Mısın ?

Rüyalara inanır mısın?


Ya aşka?
Kaybetmeyi kabullenebilir misin?
Ya da kabullendiklerini sever misin?
Anlatabilir misin hiç gitmediğin bir ormanı?
Hatırlayabilir misin her gözyaşının sebebini?
Bilir misin unutmayı?
Ya da sonra tekrar hatırlamayı?
Katlanabilir misin sessizliğe?
Ya kimsesizliğe?

Uyku tutmayan gecelerde hayal kurar mısın?
Sonra o hayallerin peşinden koşar mısın?
Evini özler misin gün boyu?
Anneni arayıp sebepsiz canım der misin?
Ya da bir gün bırakıp her şeyi bir parka gider misin?
Yağmurda yürürken paçalarını ıslatır mısın?
Ve yağmur durduğunda arar mısın bulutları?
Dostumdur deyip affedebilir misin?

Haksızsan bile kırmamak için sevdiğini özür diler misin?
Bir gün ansızın her şeyini biteceğini bile bile planlar mısın
her şeyi gizlice?

Sahi sen rüyalara inanır mısın?
Ya aşka?
Kaybetmeyi kabullenebilir misin?
Ya da kabullendiklerini sever misin?
Anlatabilir misin hiç gitmediğin bir ormanı?
Hatırlayabilir misin her gözyaşının sebebini?
Bilir misin unutmayı?
Ya da sonra tekrar hatırlamayı?
Katlanabilir misin sessizliğe?
Ya kimsesizliğe?

Uyku tutmayan gecelerde hayal kurar mısın?
Sonra o hayallerin peşinden koşar mısın?
Evini özler misin gün boyu?
Anneni arayıp sebepsiz canım der misin?
Ya da bir gün bırakıp her şeyi bir parka gider misin?
Yağmurda yürürken paçalarını ıslatır mısın?
Ve yağmur durduğunda arar mısın bulutları?
Dostumdur deyip affedebilir misin?

Haksızsan bile kırmamak için sevdiğini özür diler misin?
Bir gün ansızın her şeyini biteceğini bile bile planlar mısın
her şeyi gizlice?

Sahi sen rüyalara inanır mısın?

İYİ DÜŞÜNÜN


Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok \"küçük şeye\"e
bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine..... Acele edin....
Er veya geç... Çimenler yayılacak üzerinize...

CAN DÜNDAR

Kadının ve Erkeğin Günlüğü :)

Kadının Günlüğü:

Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar

mutluyum. Tanrım, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek,

cazibeli, yakışıklı, anlayışlı,sevecen, her şey var. Bugün

Cumartesi, bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin. En sevdiği yemek olan

pastırmalı kurufasulye ile pilav yapıyorum. Pişti, demleniyor.

Banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra,

şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız.. Eve

geldi sonunda. Beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki.

Aman Tanrım, yoksa? Arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında

bir şeyler Geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu,

ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş. Herhalde

ÖTEKİNİ düşünüyor. Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın

pazarlama temsilcisi olmasın? Şöminenin karşısında şarabımızı

yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum.

Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "Yok

birşeyim" diye geçiştirdi. O gürül gürül yanan aşkın bu kadar

çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar

benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim

kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum. Çok mu vır vır

yapıyorum? Elini tuttum. Elimi okşadı, ama eller hissiz, parmak

uçları soğuk...Stepe başlasam? Çocuk istesem? Yalan, yalan, yalan.

Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...Bittti...Bitti. Tanrım, ölmek istiyorum. Kendimi son kez

onun kollarına attım. Ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

 

 

 

Erkeğin Günlüğü:

Öf be, GALATASARAY yine yenildi ... Ama, kuru fasülye güzeldi


                                                                           THE END :)